Saint-Tropez & St. Paul de Vence

Brigitte Bardot’un 1956 yılında “Ve Tanrı Kadını Yarattı” filmi ile ün kazanmış Saint-Tropez, yıllardır dünya jet-set’ini ağırlamaya devam ediyor. Şehrin kendine özel canlı ve güzel bir enerjisi var. Saint-Tropez’de sıralanmış ultra lüks tekneler, uçuşan helikopterler gerçek ihtişamı sergiliyor. Cote d’Azur bölgesinin en şık, en havalı yeri burası. Bence en az bir gün ve gece buraya ayırmalı.

Zevkli şık butikler ve tasarım markalar Saint-Tropez’in sokaklarını dolduruyor. Turist bürosunda haritanın parayla satıldığı tek yer de sanırım burası. Çarşıda dolaşıp, mega yatlara karşı güzel bir şeyler içtikten sonra eski kent meydanında Place des Lices’e gidip sanatçıların ve entellektüellerin buluşma noktasında kendinize Saint-Tropez’in özel tatlısı olan Tarte Tropézienne ısmarlayabilirsiniz. Tabi ki mekan La Tarte Tropézienne olmalı.

Saint-Tropez geniş kum plajlarıyla da ünlü. 9,5 km uzunluğundaki Cap Camarat’da bulunan beach clublar Cannes’in aksine parti havasında. “Welcome to Saint Tropez” şarkısı eşliğinde Tahiti Beach, Nikki Beach veya Beach Club 55 gibi exclusive beach clublardan birinde dans edip kumsalın tadını çıkarabilirsiniz. St.Tropez’in hakkını layıkıyla veremedik, kesinlikle tekrar gitmek isterim!

Bir sonraki durağımız daha huzurlu ve bir o kadar da sofistike bir dağ kasabası olan St. Paul de Vence. Burası beni gerçekten büyüledi. Cannes’dan yaklaşık 45 dakika uzaklıkta olan bu şirin kasabaya vardığınız andan itibaren masalsı bir atmosferde olduğunuzu hissediyorsunuz. Kasabanın girişindeki De Gaulle Meydanı’nda Fransızların sıkça oynadığı bir çeşit bowling olan bougles alanı ile karşılanıyorsunuz. Meydanın hemen karşısında bölgenin ünlü restaurantı Colombe d’Or yer alıyor. Picasso ve Matisse burada kaldıklarında harcamalarının karşılığını resimleri ile ödüyorlarmış, birseyler atıştırırken bu eserleri görebilirsiniz.

Ana caddeyi takip ederek kale surlarından içeri girince şık sanat galerileri ve küçük butiklerle dolu daracık sokaklarda kaybolmanın keyfini yaşıyorsunuz. Dolambaçlı sokak aralarında karşınıza çıkan heykeller, çeşmeler, begonvil ve mavi yasemin kaplı evler size görsel bir şölen sunuyor. Küçük dükkanlardan yayılan sabun, lavanta kokularına yer yer kurabiye kokuları karışıyor. Sokakları dolduran onlarca sanat galerisi arasında kendinizi açık hava müzesinde hissedebilirsiniz.

St Paul de Vence, 1900’lerin başından beri sanatçıların meskeni olmuş. Matisse, Picasso, Braque gibi sanatçılar bir dönem, Chagall ise tam 20 yıl burada yaşamış. Kasabanın müdavimleri olan Greta Garbo, Sophia Loren, Catherine Deneuve, Burt Lancester’ın fotoğrafları Musee de Saint Paul içerisinde sergileniyor. St Paul de Vence’in olmazsa olmazı surların dışında kalan Foundation Maeght Müzesini ziyaret edip, Chagall, Miro, Gerard Garouste’nin eserlerini görebilir ve Miro labirenti olan bahçesinde ağaçların altında dolaşabilisiniz.

Öğlen saatlerinde Musee de St.Paul karşısındaki büyük ıhlamur ağacının altındaki cafe Le Tilleul’de soluklanabilir, güneşi Hotel Le Saint Paul’ün terasından batırıp güzel bir günün ardından keyfinize keyif katabilirsiniz. Gün bitiminde özleyeceğinizi bilerek küçük kasabayı terk edersiniz. Neyse ki Cote d’Azur gezimiz devam ediyor…

No Comments

Site is using the Seo Wizard plugin by http://seo.uk.net/