Bir romanı seyretmek

Bir romanın sinema uyarlaması hangi sıklıkla beklentilerinizi karşılar?

Her zaman, sıklıkla, bazen, hiçbir zaman?

Cevap kişilere göre değişir elbette…

Bugün gösterime girecek E.L.James’in Grinin Elli Tonu üçlemesinin ikincisi Karanlığın Elli Tonu beklentileri ne kadar karşılayacak acaba? Serinin ilki içgüdüsel duyguları irdeleyen konusu nedeniyle gişe rekorları kırmış, ancak buna rağmen seyirciden vasat not almıştı.

Varolan ve hayal gücünüzle şekillendirdiginiz hikayenin sinema perdesinde beklentiyi karşılaması her zaman mümkün olmaz.

Yönetmen senin hayallerine ulaşabilmişse muazzam bir haz alırsın filmden. Hele bir de hayallerinin ötesine taşımışsa sonsuz mutluluk duyarsın, tekrar tekrar izlemek istersin. Beklentiler karşılanmamışsa da ihanete uğramış gibi hissedersin. Bu yüzden ilk defa seyirciyle buluşacak bilinmeyen bir senaryodan çok daha risklidir, tanınmış ve sevilmiş bir kitabı sinemaya uyarlamak.

Gecen gün bir arkadaşımla konuşurken Boleyn Kızı romanından bir pasaj geliyor aklıma. Sonra fark ediyorum ki kitabın bende bıraktığı etki ile kitabın uyarlamasını seyreden arkadaşımda bıraktığı etki bambaşka. İngiliz yazar, Philippa Gregory tarafından yazılmış olan, kitap muhteşem anlatımla bir kralın aşkı için savaşan iki kız kardeşin hikayesini anlatır. Aşk, ihtiras ve entrika dolu taht kavgalarının anlatıldığı kitabın sinemaya aktarımında yine güçlü bir oyuncu kadrosu kullanılmış. Ancak 800 sayfalık romanın iki saate indirgenmesinde o kadar çok duygusal nokta ve olay atlanmış ki Scarlett Johansson ve Natalie Portman bile kurtaramamış durumu. Film bende tam bir hayal kırıklığı yaratmıştı izlediğimde.

Bunun üzerine her ne kadar çok iyi bir sinema izleyicisi olduğumu söyleyemesem de, neden bazı uyarlamaları seviyorken bazılarını yetersiz buluyoruz diye düşündüm.

Mesela çocukluktan hayranı olduğum Tolkıen’in Yüzüklerin Efendisi filmine çok çekinerek gittiğimi hatırlıyorum. Ancak öylesine güçlü karakterler, muhteşem görseller ve harika bir kurgu vardı ki, film kitabın bile önüne geçmiş gibi hissetmiştim. Yine J.K.Rowling’in Harry Potter’ın ilk bölümleri harika gelmişti bana, sonrasında aynı heyecanı yakalayamadım kendi adıma. Karakterlerin büyümüş hali çok oturmadı kitaba belki de. Fantastik edebiyat tarafında yönetmenin zengin hayal gücünün yanında hayalleri kurgulayabilecek kadar yüksek bütçelere de sahip olması gerektiği aşikar. Ancak en önemlisi mekanların iyi seçilip, oyuncuların romanlardaki karakterleri yaşatabilmeleri. Yönetmen mevcut hayallere cevap verebilirse veya hayallerinin ötesine geçebilirse başarılı oluyor.

Romantik filmler içinde aklıma gelen ilk film Gurur ve Önyargı romanının uyarlaması. İngiliz romantik edebiyatı içinde çok sevdiklerimden biri olan Jane Austin’ın Gurur ve Önyargı romanının Joe Wright uyarlaması mutlak iyiler arasında. Elizabeth ile Darvin arasındaki aşkı, nefreti, önyargıları seyirciye geçirmesi ve final sahnesindeki kavuşma anı muhteşem bir duygu seli.

Romantik unutulmaz uyarlamalardan bir diğeri Dr Jivago kuşkusuz. Rus yazar Boris Pasternak’ın romanından uyarlanan filmin tüm zamanların en güzel ve dram yüklü aşk filmlerinden biri haline gelmesinde Ömer Şerifin de rolü büyük. Rus Devriminin çalkantılı dönemi içerisinde iki kadın arasında kalıp sadakat ve ihtiras arasında bocalayan, şair doktorunun dramı muhteşem bir görsellik ve muhteşem müziklerle donatılmış. Film müziği Lara’s Theme her dinleyişte beni benden alıyor diyebilirim.

Üç numaralı romantik filmim Martin Scorsese’nin uyarladığı Edith Wharton’un Masumiyet Çağı. Oyuncular romandaki karakterlere o kadar oturmuş ki sanki yazar onaları düşünerek yazmış gibi hissetmiştim. Hatta Daniel Day-Lewis’in Michelle Pfeiffer’in elini büyük bir ihtirasla öptüğü sahneyi ve güllerin karşısında yaptıkları konuşmayı unutulmazlar arasında görüyorum.

Romantik temalar içinde gelmiş geçmiş en güzel romanlardan olan Tolstoy’un Anna Kareninası’nın film uyarlamasına harcanan onca para ve emeğe karşın beni hiç mutlu etmedi. Karakterlerde duygu eksikliği, konunun işleyişinde sığlık hissettim. Aksiyon kurgu tarafında ise büyük bir heyecanla beklediğim Dan Brown’ın Da Vinci Şifresi ise tam bir hayal kırıklığıydı. Filmlerdeki baş rol oyuncularının çok güçlü olması bazen romanlardaki yardımcı karakterlerden rol çalmalarına sebep oluyor diye düşünüyorum. Bu durumda da eksik kalıyor, tam olamıyor hikaye.

Sinema tarihinin en başarılı uyarlamalarından biri ise hiç kuşkusuz Mario Puzo’nun Baba serisi diye düşünüyorum. Ford Coppola’nın yönettiği film Marlon Brando ve Al Pacino’nun muhteşem performansıyla efsaneleşmiş. Filmin orijinal müziği ise her daim iç sızlatan kıvamda. Her ne kadar roman mutlu film mutsuz bitse de her ikisi de muhteşem.

Ian Fleming’in James Bond serisi ise gerçekten enteresan. Tek bir kitaptan yola çıkılarak sayısız film yapılmış ve yapılmaya devam ediliyor. Sinemanın gerçek başarısı bu seride kendini gösteriyor.

Dünya edebiyatındaki başarılı romanlara, günümüz yazarlarının çok satanlar listesine sinemanın ilgisi her zaman devam edecek. Biz okuyucular da heyecanla filmleri beklemeye devam edeceğiz. Yönetmenin zengin hayal gücüne inanmaya devam ederek 7.sanatın büyülü dünyasında farklı bakış açılarını seyredeceğiz.

Kitap ve sinema birbirini ikame edemez ama kaliteli bir prodüksiyonla birbirini daha da güzelleştirebilir diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz ?

No Comments

Site is using the Seo Wizard plugin by http://seo.uk.net/